Terörle çok boyutlu mücadelenin başarılı olabilmesi için, terörü ortaya çıkaran sebepleri iyi analiz etmek, bütün bu sebepler üzerinden yeni stratejiler oluşturmak ve eylem planları yapmak gerekmektedir. Bu bağlamda devlet-toplum ilişkilerinin niteliği ve devletin toplumla kurduğu iletişimin ne durumda olduğu büyük önem arz etmektedir. Avrupa birliği uyum süreci, demokrasi düşüncesinin gelişmesi ve küreselleşme rüzgârının da etkisiyle devlet-toplum ilişkilerinin yeniden tanımlanması, devletin toplumla kurduğu ilişkinin demokratikleşmesini zorunlu bir hale getirmektedir.
Osmanlı Devleti dönemine ait “tebaa” anlayışının, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte yerini “vatandaş” a bırakması, devlet-toplum ilişkileri açısından yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. Tebaa- devlet ilişkisi, bir çeşit sahip-sahip olunan ilişkisi iken, vatandaş-devlet ilişkisi, her iki tarafa ödevler ve sorumluluklar yükleyen ve tarafların eşit olduğu bir ilişki biçimini ifade etmektedir. Demokratik hukuk devletinde vatandaşlar, askerlik, vergi vermek gibi devlete karşı bir takım görevleri yerine getirirlerken, devletten de eğitim, sağlık, güvenlik, adil yargılanma hakları gibi bazı hakların da teminatı olmasını beklerler. Tahakküm eden, buyurgan bir devlet anlayışı, yerini varlık gerekçesini vatandaşlarına hizmet etmek olarak tanımlayan, meşruiyetini bizzat halktan alan bir devlet düşüncesine bırakmalıdır. Bu durum, açıkça, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 6. Maddesinde ‘egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu’ şekliyle belirtilmektedir.
Kamu çalışanlarının, yalnızca siyasi otoriteye karşı değil, aynı zamanda halka karsı da sorumlu olması gerekir. Geleneksel yönetim anlayışında emir verenlerle bunları uygulayan bürokratlar arasında bir ayrım yapılmaktayken; Yeni Kamu yönetimi anlayışına göre, yöneticiler yalnızca kurallara ve prosedürlere uymakla sorumluluklarının gereğini yerine getirmiş sayılmamakta, bununla birlikte yaptıkları işlerin sonuçlarından da sorumlu tutulmaktadırlar. Böylelikle yönetim, daha açık ve şeffaf bir hale gelmekte, yönetimde açıklık ve bilgi edinme hakkı genişletilmekte ve dolayısıyla da kamusal alanın rolü artmaktadır.
Devletin vatandaşları için üreteceği hizmetlerin birincil olarak denetçisi de vatandaşların bizatihi kendileri olacaktır. Vatandaşlarına yönetime katılma hakkı tanıyan bu yeni devlet anlayışı, devletin varlık sebebinin de radikal bir biçimde sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Devlete kutsiyet atfeden geleneksel düşüncenin, bireyin lehine olacak şekilde dönüşerek “hadim devlet” anlayışına evrilmektedir. Devletin, bireyler var olduğu için var olan, hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete teslim eden bir tüzel kişilik olduğu düşüncesi giderek yaygınlaşmaktadır. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye verdiği nasihatteki ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ sözü, genetik kodlarımızda var olan, ‘insan odaklı’ bir devlet düşüncesini ortaya koymaktadır.
Vatandaşları, devlet karşısında edilgen bir konumdan çıkarıp, etken bir konuma getirecek olan bu yönetim anlayışına göre vatandaşlar, yalnızca 5 yılda bir seçim zamanı geldiğinde oy vererek katıldıkları yönetime, artık yönetimin almış olduğu kararları denetleyerek, karar alma mekanizmasının asli unsuru olarak, eleştirerek ve şikâyet mekanizmalarını kullanarak dâhil olabileceklerdir.
Güvenlik hizmetleri üretilirken de, yurttaşların talep ve beklentilerinin sistematik ve programlı bir biçimde değerlendirilmeli ve “yurttaş” odaklı çalışan, var oluşunun gerekçesi vatandaş memnuniyeti olan bir güvenlik teşkilatı oluşturulmalıdır. Aynı şekilde sağlık, eğitim, adliye hizmetleri gibi kamunun diğer alanlarında çalışan ‘devlet’ memurları da kendilerini vatandaşlar için servis sağlayan hizmet üreticiler olarak görmelidirler. Bu zihniyet değişimi, aslında tebaa kültüründen vatandaş kültürüne geçiş sürecinin yansıması olarak değerlendirilebilir. Vatandaşların zihinlerindeki tahakküm eden devlet algısının, bir çeşit bir hizmet üreticisi devlet algısına dönüşmesi gerekliliği, cumhuriyet tarihindeki devlet-toplum ilişkilerinde yaşanan bir takım sıkıntıların giderilmesine katkıda bulunacaktır. Terörün panzehrinin, demokrasiyi geliştirmek olduğu düşüncesinden hareketle, Devletin, toplumu oluşturan bütün unsurların, etnik, dini ve mezhep yönünden farklılıklarını, ‘zenginlik’ olarak görmesi, insanların aidiyetlerini, kimliklerini mezheplerini ve inançlarını kendilerinin tanımlamasına karışmaması ve sivil toplumun alanını genişletmesi gerekir.
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir, teşekkür ederiz.
Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!