Şehit babasını kundakta uğurladı
Şehit olan polis memuru için...
Bakan Şahin'i Hiç Böyle Görmediniz
Diyarbakır’da 1 özel harekat polisi...
Terörle mücadele, strateji çerçevesinde kotarılması gereken bir iş. Stratejik yaklaşımdan uzak, taktik düşüncelere dayanan bir “mücadele”nin başarıya ulaşması da bu yüzden zayıf bir ihtimal.
Türkiye’nin 1984 yılından bu yana sürdürdüğü terörle mücadele çalışmalarının bir strateji doğrultusunda devam ettirildiğini söylemekse pek mümkün görünmemekte. Zaten başlangıçta nasıl bir tehlikeyle karşılaştığını bile algılayamayan devletimiz, dış destekli-profesyonel yönlendirmeli PKK terörünü “bir avuç eşkıya” olarak betimlemekten –maalesef- geri durmadı.
Türkiye’nin terörle mücadeleyi belli bir stratejiye dayanarak yürütmediği, dönemsel kararlar alarak mevcut şartlar çerçevesinde adımlar attığı bilinmekte. Öyle ki Türkiye, PKK terörünün “banisi” pozisyonundaki A.Öcalan’ın yakalanması evresinde de hazırlıksız yakalandı. Hatta Öcalan’ın memlekete getirilmesi operasyonuna –aceleden dolayı- bir isim bile verilemedi. (Tuncay Özkan bu hususu “Operasyon” adlı kitabında uzun uzun anlatmıştır) Aynı devletimiz Öcalan’ın yargılanması söz konusu olduğunda da günübirlik politikalar üretti ve zamanın cumhurbaşkanı Demirel’in önerisiyle Öcalan’ın muhakemesinin İmralı Adası’nda yapılmasına karar verdi. (Halbuki bu hususun da yıllar öncesinde stratejik plan çerçevesinde belirlenmiş olması gerekmez miydi?)
İmralı’nın Öcalan’a tek başına tahsis edilmesi ise bir başka yanlış karardı. Bu durum teröristbaşını olduğundan daha büyük gösterdi ve devletin onun varlığından ürktüğü şeklindeki izlenimlerin doğmasına sebep oldu. Neden sonra bu hatalı uygulamadan vazgeçildi ve adaya başka mahkumlar da nakledildi. Fakat stratejisizlik bir başka noktada kendini yeniden belli etti: Öcalan, avukatları ile görüşme adı altında örgütünü gayet güzel şekilde yönetmeye devam etmişti! (Bu hususları da Cengiz Kapmaz “Öcalan’ın İmralı Günleri” adlı kitabında tafsilatlı anlatır) Öyle ki, cezaevinde sürekli kitap okuya okuya teorik anlamda ziyadesiyle “beslenen” Öcalan, KCK sistemini kendi eliyle kaleme almış ve bu metinler avukatlar marifetiyle Kandil’e ulaştırılmıştı! Stratejisiz devletimiz ise bu defa KCK belasıyla boğuşmak zorunda kalmıştı… Yani KCK, devletimizin terörle mücadeledeki stratejisizliğinin en vahim sonuçlarından biriydi.
***
Terörle mücadele halen devam ettiğine göre “stratejik plan” da bir ihtiyaç olarak sahip olduğu değeri muhafaza etmekte. Bu yüzden devletimiz geç de olsa üzerine düşen uzun soluklu stratejik planı yapmalı ve terörle mücadelesini de bu eksende sürdürmeli. Bu strateji kapsamında düşünülmesi gereken hususlardan biri de Öcalan’ın mezar yeri olmalı.
Öcalan yargılanmasının ardından ölüm cezasına çarptırılmış ise de daha sonra bu ceza –mevzuat değişikliği sonrasında- ömür boyu hapse çevrilmişti. Yani Öcalan ömrünün sonuna kadar cezaevinde kalacak ve –her biyolojik varlığın kaçınılmaz akıbeti gereği- vakti geldiğinde ölecektir. Her ne kadar bazı mahfiller Öcalan’ın hapisten çıkarılması ve hiç olmazsa ev hapsine alınması için çaba gösteriyorlarsa da öylesi bir ihtimalin gerçekleşme şansı hiç mi hiç bulunmamakta. Çünkü bugün ve yarın, Türkiye’de hiçbir siyasi irade kendinde Öcalan’ı cezaevinden çıkarma yönünde bir kuvvet hissedemeyecektir. Zira bu yönde harekete geçecek bir siyasi iradenin temsilci veya temsilcilerinin, terörden zarar görmüş bir şehit yakını veya sıradan bir vatandaş tarafından “doğrudan muhatap” alınacağı ve bu “muhataplık” sonucunda da terk-i hayat edeceği kolaylıkla öngörülebilecek bir seçenektir!
Bu yüzden Öcalan’ın mezarı ile ilgili kriterlerin belirlenmesi gerekir. İleride Öcalan öldüğünde “şahsa mahsus” bir düzenleme yapmaktan ve bu yüzden töhmet altında kalmaktansa bugünden harekete geçmek daha makul olacaktır. Yani yapılacak bir düzenleme ile “terör örgütü yöneticilerinin” cezaevlerinde kalırken gerçekleşecek ölümleri sonrasındaki defin işlemlerinin standartları şimdiden belirlenmelidir.
Öcalan’ın ölümünden sonra (ki kendisinin vasiyeti Cudi Dağı’na gömülmektir) İmralı dışında bir yere gömülmesi halinde burasının terör yandaşlarınca adeta bir anıt mezar haline getirileceği, terör örgütüne müzahir kitlenin zinde kalması için de bu mezarın simgeleştirileceği açıktır. Terör örgütüne böylesi bir fırsatı vermek ise olacak iş değildir. Zira o mezar orada olduğu sürece terör örgütü fikri canlı kalmaya devam edecektir. (Bunun bir örneği Hizbullah terör örgütünün lideri Hüseyin Velioğlu’nun mezarının “kutsallaştırılması” suretiyle gerçekleşmiştir)
Kaldı ki böylesi bir mezar, toplumsal huzuru dinamitleyecek bir faktör de olacaktır. Terör örgütünden ve liderinden nefret eden vatandaşlarımızın bu muhtemel mezarın olduğu yere gelmeleri, mezarı tahrip hatta imha etmek istemeleri, bu anlamda bir etnik çatışmanın da baş gösterebileceği nazarlardan uzak tutulmamalıdır! Bu ihtimale engel olmak adına devletin Öcalan’ın mezarının başına bekçi görevlendirmesi ise –tabii olarak- beklenecek bir iş olmayacaktır!
Devlet, eceliyle ölecek Öcalan’ın cesedini ortadan kaldıramayacağına göre bu “soruna” bir başka çözüm yolunun bulunması gerekmekte. Cesedin ülke dışında bir yere gömülmesi, ülke içinde defnedilmesine benzer sorunlara yol açacaktır. ABD’nin Üsame bin Ladin’e uyguladığı “denize gömme” seçeneği ise başlangıçta makul görünmekle birlikte terör örgütünün suistimalleri için koz olabilecektir.
Bu noktada, terör örgütü yöneticiliğinden hüküm giyen ve bu cezalarını çekerken cezaevlerinde ölen kişilerin cesetlerinin geçici olarak devlet tarafından önceden belirlenmiş yerlere defnedilmesini, örneğin İmralı Adası’nın bu iş için gayet uygun olduğunu, bu geçici sürenin 50 veya 75 yıl olarak tesbit edilebileceğini ve bu sürenin sonunda yakınlarının talebi olması halinde hükümlülerin kemiklerinin kendilerine teslim edilebileceğini içeren bir mevzuat düzenlemesine gidilebilir.
Önceden yapılacak böylesi bir düzenleme ile gelecekte meydana gelebilecek pek çok sakınca ortadan kaldırılmış olacaktır. Böylece başta Öcalan olmak üzere terör örgütü yöneticilerinin ölümlerinin ardından mezarlarının bir nevi “türbe” haline gelmesi, bu türbelerin de örgütün sözde anıtlarına dönüştürülmesinin önüne geçilecektir. Cesetlerin ortadan kaldırılmaması suretiyle de terör örgütünün eline koz verilmemiş olacaktır. Yıllar öncesinden yapılacak olan bu düzenleme sayesinde gelecekteki muhtemel itirazların da önüne geçilebilecektir.
Evet, 1984 yılında eylemlilik sürecini başlatan terör örgütünün bütünüyle ortadan kaldırılamamasının ve bu olumsuzluğun 2012 yılında bile gündemde olmasının başlıca sebebi, devletimizin stratejik düşünememesi, analiz yapamaması ve buna göre aksiyon ve reaksiyonda bulunamamasından kaynaklanmakta. Bu yüzden burada zikrettiğimiz “mezar” meselesi de “durduk yere” gündeme getirilen bir şey olarak görülmemeli, uzun soluklu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilmeli.
***
Strateji büyük düşünmeyi gerektirir. Ve büyük meseleler büyük düşünmekle halledilir. Küçük düşünmeler sonunda varılacak çözüm yolları ise büyük meseleleri daha da büyütecek ve neticede her şey çözümsüzlük kısır döngüsünde evrilip devrilmeye devam edecektir… Oysa Türkiye’nin bünyesi yeni bir “28 yıllık terörle mücadele geçmişini” kaldırma noktasında eskisi kadar dayanıklı olmayabilecektir… Bu takdirde ete kemiğe bürünecek akıbet ise düşünülecek gibi değildir!
YorumlarToplam 1 yorum mevcut
ali 4 ay önce yorumlandı
hele bi gebersinde bulunur leşini atacak bir yer.